
İktidar Partisinin içinde birtakım güç savaşları, bir itiş kakış, bir çekişme yaşanıyor. Bu da tamamen bu seçimden kaynaklı. Evet, iktidar partisinin kendi içindeki kavgadan da bu seçim yarışı apaçık anlaşılıyor. Ülkemiz, Cumhur İttifakı iktidarının ve AKP içindeki iktidar gruplarının, ekiplerin, güç odaklarının kuvvet kavgasını bürokrasideki kadrolaşmadan tutun medyadan sanat dünyasına, şirketlerden para ve sermaye dünyasına, borsaya kadar her yerde yaşıyor. Her sabah Türkiye'nin sabahı yeni bir sansasyona uyanıyor. Her sabah yeni bir krizle güne başlıyoruz. İktidar kaynaklı yeni krizimiz geçen hafta, yani 15-16 Eylül tarihlerinde sermaye piyasalarında patlak veren borsanın çökmesi oldu. Türkiye'nin kurumlarını tasfiye etmeye, en güvenli yapılarını çökertmeye ahdetmiş olan AKP iktidarı şimdi de 1980'lerin, hatırlayınız, bankerler krizini veya yine 57. Hükümet döneminde, hatırlarsanız, 2001 yılının bankacılık krizini aratmayacak bir altüst oluş yaşandı sermaye piyasalarında ve yaşatıldı.
Borsa İstanbul'un BIST 100 Endeksi 15 ile 16 Eylül'de sadece iki günde toplam kümülatif endeks yüzde 8'e yakın, yüzde 7,82 oranında düşerek neredeyse borsa çöktü. İki günde hızlı bir düşüş gösteren borsa bu şekilde şirketlere 1,8 trilyon Türk lirası seviyesinde bir değer kaybı yaşattı ki bu da dolar cinsinden 22,2 ABD dolarına denk geliyor. Böylesine yüksek bir değer kaybı yaşandı, yaşatıldı 15-16 Eylül tarihlerinde sermaye piyasası çevrelerinde ve İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'nda. Yani bu durumun bir diğer ifadesi şu: Borsaya kayıtlı şirketlerin toplam değeri 22,2 milyar dolar eridi, değer kaybetti. Borsadaki fiili dolaşımdaki hisse senetlerinin değerleri de bu değindiğimiz iki gün içerisinde yaşanan bu yüzde 7,82 oranındaki düşüş sonucunda kayıp olarak 353 milyar Türk lirası eridi. Yani dolar olarak 7,2 milyar düzeyinde bir mali kayıp yaşandı ve yaşatıldı. Bu depremin şirket ve para sahipleri bir yanda, bu depremin doğrudan etkilediği ve hakkında tasfiye kararı verilen toplam 131 fondan zarar gören vatandaş sayısı, parasını koyan yatırımcı sayısı 517 bin. 517 bin yatırımcının sahip olduğu fonun toplam değeri ise 850 milyar Türk lirası. Dolar cinsinden 17,4 milyar Amerikan doları. Bu civarda olduğu tahmin ediliyor.
Değerli arkadaşlar, 517 bin yatırımcının net zararının ne olacağı ve nasıl karşılanacağı, tasfiye işleminin tamamlanacağı üç ay içinde ortaya çıkacak. Bu durumda Hazine ve Maliye Sekreteri Mehmet Şimşek'e Zafer Partisi olarak soruyoruz. 4 Kasım 2025 Türkiye Sermaye Piyasaları Kongresi'ndeki konuşmasında borsa ve fon piyasalarındaki manipülasyonlarla mücadele için cezaları ağırlaştıracaklarını, özellikle bazı yatırım hisse fonları üzerinden manipülatif işlemler ve spekülasyonlar yapıldığının farkında olduklarını ve piyasaların şeffaf, kurala dayalı ve uzun vadeli yatırım anlayışıyla işlemesi gerektiğini belirterek borsanın bir spekülasyon veyahut oyun alanı gibi görülmemesi gerektiğini… güzel ifadeler, değil mi? Böyle ifade etmesine rağmen Maliye Sekreteri Sayın Mehmet Şimşek, aradan geçen 11 ayda Sayın Şimşek neden hiçbir tedbir almadınız? Ve siz Şimşek'le beraber AKP hükümeti, husus bu iken maliye sekreterimiz bunu belirtmişken Sayın Cumhurbaşkanı neden hiçbir tedbir almadınız?
Ve buna ek olarak geçen Mayıs ayında uluslararası endeks sağlayıcısı Morgan Stanley Capital International, Türkiye ve Borsa İstanbul'a yönelik özellikle piyasa şeffaflığı, fiili dolaşım, halka açıklık oranları ve fonlar üzerinden yapılan koordineli işlemler hakkındaki uyarıları neden dikkate alınmadı? Zafer Partisi olarak Mehmet Şimşek ve AKP hükümetinin Türk kamuoyuna ve doğrudan zarar gören hisse senedi sahiplerine bu soruların cevaplarını en kısa sürede vermesini istiyor ve bekliyoruz. Yine konuyla ilgili kesin rakamları fakat tahrif etmeden, dürüst ve apaçık olarak paylaşmasını istiyoruz. Çünkü bu rakamlar, bu mali kayıp, bu kaçak, göçek ve yurt dışına aktarılan bu sermaye, bu yük fakir Türk halkının sırtına yükleniyor. Yalnızca bugün yaşayanların değil, gelecek kuşakların da sırtına yükleniyor. Son olarak, söz konusu gelişmelerde başrol oynayan Terra Grup, Pusula Portföy, Pusula Finans Holding ve Katılım Ev sahipleriyle ilgili olarak ortaya atılan kayırma ve şaibeli ilişkiler ile verilen usulsüz yetkiler hakkında halkın en kısa sürede bilgilendirilmesini soyulan Türk vatandaşları adına Zafer Partisi olarak talep ediyoruz.
Kıymetli Türk kamuoyu, bu hususta sonuç olarak uluslararası kuruluşların da uyarılarına rağmen yeterince önlem alınmadığı için piyasalarda oynanan ponzi, saadet zinciri benzeri uygulamalar ve yapılan manipülasyonları AKP hükümeti, siz önleyemediniz yahut önlemek istemediniz. Vatandaşa, Türk toplumuna yapılan, yaşatılan ağır ekonomik sorunlar ve maliyetin üzerine bir de bu çöken borsa krizi eklenmiş oldu ve AKP'nin ülke yönetimindeki başarısızlıklarına bir yenisi daha eklenmiş oldu. AKP, uyguladığı yanlış politikalarla Türk ekonomisini ithalata bağımlı hale getirirken bu sayede Türk tarımını ve Türk çiftçisini de çökertmiş ve batırmıştır. Ve özellikle yaş meyve sebzede dünyanın en pahalı gıda enflasyonuna sahip olarak Türkiye'yi de yaşatmıştır. Türk sanayisini kapanma ve iflas noktasına getirmiş olan AKP iktidarı, gördüğünüz gibi, geçen hafta sanayi ve tarımdan sonra finans piyasasını da borsayı da çökertmiştir. Borsayı çökerterek tasarruf sahibi yatırımcıları zamanında tedbir almayarak bu yatırımcıları AKP hükümeti büyük bir zarara uğratmıştır. Zafer Partisi vatandaşın bu şekilde zarara uğratılmasına sebep olanların en ağır şekilde hesap vermeleri için bu meselenin takipçisi olacak ve insanlarımızın daha fazla zarar görmemesi için uyarılarda bulunmaya ve vatandaşların yanında durmaya devam edecektir.
Kıymetli Türk kamuoyu, bugünkü basın toplantısında aslında iki yıl önce başlatılan narko terör örgütü PKK ile kurulan pazarlık masasına, onların verdiğiyle çözüm sürecine, halkın bildiğiyle ihanet sürecine ilişkin bir konuya değinmek istemiyordum. Fakat her hafta hatırlatmak ihtiyacı vardır, unutulmaması için. Çünkü bilindiği gibi PKK narko terör örgütünün bütün bileşenleriyle beraber tasfiyesi, dağıtılması, lağvedilmesi gerekiyordu. Başta silahlarının teslimatıyla başlamak üzere. Fakat hoş, Türkiye'de uzun zamandır terörist faaliyetleri yapamayan bu örgütün başta Suriye, Irak ve İran olmak üzere komşu ülkelerde ve Avrupa ayağındaki yapılanmalarının da bu tasfiyenin içerisinde olduğu konuşulurken, bunlara dayanarak Türk halkı ve parlamento kandırılırken ve mecliste kanunlardan yoksun bir şekilde komisyonlar kurulurken haliyle biz de bekliyoruz. Çıkan çerçeve yasaya göre bir Güvenlik Kurulu'nun tespiti gerekiyor silahların bırakılmasına ilişkin. Bu tespit yapıldı, yapılmadı mı, her hafta Zafer Partisi olarak buna değinecek ve kamuoyunu bilgilendireceğiz. Bu hafta da herhangi bir açıklama gelmedi PKK narko terör örgütünün silahları bırakıp bırakmadığına dair. Dolayısıyla süreç hem kilitlenerek fakat bir yandan da gayrikanuni bir şekilde ilerliyor. Gayrikanuni şekilde ilerlemesinden anladığımız, İmralı yüksek güvenlikli ceza infaz kurumunda cezasını çekmekte olan terör örgütü hükümlüsü Abdullah Öcalan, ne yazık ki bir hükümlünün yaşayacağı, yaşaması gereken koğuş hayatının dışına çıkartılmış, kendisine tahsis edilen özel bir evde çalışma ofisi ve yaşam koşullarına kavuşturulmuş vaziyette. Kamuoyunun dikkatinden kaçırılmaması için Zafer Partisi bu hatırlamayı sürekli olarak yapmak zorunda hissediyor.
Diğer yanıyla, değerli arkadaşlar, henüz daha meclise getirilmemiş, hoş bırakın meclise getirmeyi, öncesinde mecliste tartıştırılmamış, medyada, kamuoyunda tartıştırılmamış, akademi çevrelerinde tartıştırılmamış bir uluslararası anlaşmaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Adına Mekke İttifakı denilen bir anlaşmadan, Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan Mekke Anlaşması'na değinmek istiyorum. Bu anlaşmadan kaynaklı olarak karşılıklı bir güvenlik anlaşmasıydı, bildiğiniz gibi. Hemen ardından mecliste onaylanmadığı, oylattırılmadığı halde bu anlaşmaya dayanak oluşturarak ülkelerin birbirlerini savunmasına yardımcı olabileceği konuşulmuştu ki üzerinden çok zaman geçmeden Yemen tarafından bu anlaşmaya taraf bu üç ülkeden biri olan Suudi Arabistan'a dönük Yemen'deki Husilerin yapmış olduğu saldırılara tanık olduk ve ne yazık ki Dışişleri Bakanımızın ağzından bir kamuoyu oluşturuculuğu yapıldığı, bu saldırılara karşı adeta Mekke Anlaşması'ndan kaynaklı olarak Türkiye'nin üzerine bir sorumluluk düştüğü şeklinde bir kamuoyu oluşturuluyor AKP hükümetinin Dışişleri Bakanı tarafından.
Arkadaşlar, biz Anadolu'daki Türk milleti olarak, Türkiye'deki Türkler olarak, toplumsal hafızamızda çok acı hatıralarla yer etmiş olan, ben de o Birinci Dünya Savaşı'nda esir kampında 10 yılını geçirmiş bir dedenin birinci kuşak torunu biri olarak söylüyorum ki Türk milleti yeni bir Yemen Türküsü yapmak istemiyor. Üstelik de oradaki insanlar bizim tabiiyetimizde, yönetimde bizim egemenliğimizde değilken o türküyü hiç yapmak istemeyiz ki aslında dün de yapılmaması gereken bir türküydü o. O yüzden Türkiye'nin henüz mecliste oylatılmamış, kanunlaşmamış, yasalaşmamış bir uluslararası anlaşmayla Türkiye'nin Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bu şekilde bir savaş bölgesine gönderilmesi, bir çatışmanın içine sokulmasına bir oldu bittiyle sonuç alınmasına karşı olduğumuzu ifade etmek istiyorum.
Arkadaşlar, değerli Türk kamuoyu, kıymetli Türk medyası, bitirirken Cumhurbaşkanlığında Hukuk İşleri Komisyonu'nun başkan vekili olan ve Cumhurbaşkanının hukuktan sorumlu baş danışmanı olan Sayın Mehmet Uçum'un birkaç gün önce yapmış olduğu, yine kamuoyunu hazırlamaya dönük bir açıklamasını ele almak istiyorum. Bunu dikkate almalıyız. Çünkü kendisi sarayda istihdam edilen bir kadro, hukuk işlerinden sorumlu ve Cumhurbaşkanı baş danışmanı olduğu için bunu dikkate almak ve erken bir uyarıda bulunmak istiyoruz. Hukuk İşleri baş danışmanı Sayın Mehmet Uçum yapmış olduğu açıklamada şöyle ifade etti: 'Yapılacak olan ilk genel seçimle birlikte oluşacak olan Türkiye Büyük Millet Meclisi…’ Yani şimdi 28. yasama içerisindeyiz. Seçimle birlikte oluşacak olan 29. yasama döneminde yeni anayasa hazırlanacağını söylüyor.
Bunu söylerken oluşturacak olan meclisin adeta bir ‘kurucu meclis’ olacağını ve bir kurucu meclis gibi çalışacağını söylüyor. Evet, böylesine iddialı laflar etti ve olması gerektiği gibi yankılanmadı. Böyle bir yankı bulmadı. Kendisine, Sayın Mehmet Uçum'a, saraydaki üstleri tarafından 'sesini kıs' denmediğine göre 29. yasama döneminin meclisin bir kurucu meclis olacağı Cumhur İttifakı içerisinde bir genel kabul olarak görülüyor demektir. Başta Türk seçmenleri olmak üzere Türk halkına bu durumu önemle, aciliyetle şimdiden duyurmak ve bildirmek istiyoruz. Önümüzdeki seçimler sadece beş yıllığına ülkeyi yönetecek bir hükümetin belirlenmesi için değil, Türkiye'nin dönüşmesi, belki de değişmesi için bir kurucu meclis hazırlamak üzere yapılacak olan bir genel seçim olacaktır. Bir kurucu meclis olarak hazırlanacak olan bir genel seçim olacaktır. Buna şimdiden her bir vatandaşımız kafa yormalı, seçimini, tercihini, vereceği oyunu, reyini, nereye gideceğini buna göre hesap etmeli, tartmalıdır. Çünkü bu önümüzdeki genel seçimde verilecek olan oy ülkemizin beş yıllık kaderini değil, topyekûn Türkiye'nin geleceğini ilgilendiren bir seçim olacaktır. Bir akademisyen, siyaset ve devlet adamı olarak Sayın Profesör Doktor Ümit Özdağ ve onun genel başkanlığındaki Zafer Partisi, Türkiye'nin geleceğine ilişkin Türk toplumunun sizin güveninizi kazanmayı hak eden, buna layık olan donanıma, formasyona, yeterliliğe sahiptir. Bu yüzden yapılacak olan ilk genel seçimlerde Zafer Partisi Türk seçmeninin oyuna, reyine taliptir.”
World Media Group (WMG) Haber Servisi
Ekonomi
Ekonomi
Ekonomi