
Prof. Dr. Ümit Özdağ: “Öncelikle nazik davetiniz ve kabulünüz için teşekkür ediyorum. Arkadaşlar, daha geçen hafta Ankara'da bir taksi durağını ziyaret ettim, arkadaşlarla sohbet ettim. Türkiye'yi sürekli geziyoruz ve her gittiğim ilde de yoğun esnaf ziyaretleri yapıyorum. Görmüş olduğum husus şu: Esnaf neyle uğraşırsa uğraşsın, ne satarsa satsın, geçen seneye göre işler yüzde elli düştü diyor. Taksici esnafı da bunu söylüyor, domates satan da. Şimdiye kadar bir tek esnaf gördüm, 'İşlerim iyi' diyen. O da İstanbul'da Eyüp Sultan'da bir parfümeri dükkanıydı. Girdim, 'Selamünaleyküm' dedim. 'Aleyküm selam.' 'İşler nasıl?' dedim. Dediğim anda da pişman oldum. Parfümeri dedim ya, işler nasıl olacak? İlk önce insan parfümünden keser ekonomik krizde. 'İşler mükemmel' dedi. Dedim, nasıl oluyor? 'Vallahi biz çok iyiyiz’ dedi. Dedim ki acaba sen imitasyon parfüm satıyorsun, ucuz, onun için mi? 'Yok' dedi, 'hepsi orijinal.' Dedim ki en pahalı parfümün ne kadar? Arkadaşlar, 68 bin lira dedi. Dedim, ben hayatımda 68 bin liralık parfüm görmedim. 'Gösterir misin?' dedim gösterdi. Bunların hepsi videoda var. Peki dedim, ortalama kaça satıyorsun? 20-30 bin bandındayız dedi.
Arkadaşlar, Türkiye'de bir yüzde on var. Bak, bu yüzde on milyarlarca lira kazanıyor. Bakın, şimdi Türkiye bir fon krizi yaşıyor. Görüyorsunuz değil mi? Nasıl paralar götürülmüş. 20 milyar dolardan bahsediyorum. 2001 ekonomik krizinin en az dört katı büyüklüğünde. Ve bu, biz yeni öğrendik, aylardan beri devam eden, bilinen bir şey. Onun öncesinde de yıllar var. Sadece burada mı? Hayır. Hemen hemen her sektörde benzer vakaları yaşadığımız, küçük bir azınlığın zenginleştiği, yurt dışında evler, villalar, caddeler, sokaklar satın aldığı ama halkın fakirleştiği bir süreç. Ve esnaf da bu sürecin parçası.
Bakın, malı ekonomide çeviren esnaf. Parayı çeviren esnaf. Halka ileten esnaf. Taşıyan esnaf. Yani tam anlamıyla ekonomide vücutta kan damarı neyse, esnaf da ekonomide aynı işi yapıyor. Üstelik devletin yurttaşlara istihdam yaratması gerek. Devlet de diyor ki: 'Ben kendi istihdamımı kendim sağlıyorum. Senden iş istemiyorum.' Bununla da yetinmiyor esnaf. 'Yok, Ahmet’e de ben bir iş vereceğim' diyor. Şimdi şoför arkadaşlar, sizler arabanızı sürüyorsunuz, sürmediğiniz zamanında birisine de iş veriyorsunuz. Yani devletin yapması gereken şeyi yapıyorsunuz, bir de istihdam yaratıyorsunuz. Ve sonra diyorsunuz ki, devlete ben çok da para kazanıyorum, sana vergi de vereceğim. Vergi de veriyorsunuz. Arkadaşlar, siz aynı zamanda ekonominin sadece kan damarı olmuyorsunuz, bel kemiği oluyorsunuz esnaf olarak.
Ve bunların arasında şoför esnafı, bu sadece taksi şoförlerinden bahsetmiyorum. Aynı zamanda tır şoförlerinden, kamyon şoförlerinden bahsediyorum. Daha yakın bir tarihte, iki ay önce bir tır şoförüyle birlikte fabrikadan mal yükledik ve tır şoförlerinin dertlerini anlattığı bir uzun yolculuğumuz oldu. O sektördeki sıkıntıları da kamuoyuyla paylaştım. Bir kamu hizmeti görüyorsunuz. Şimdi burada özel tüketim vergisi. Ya kendisine ailesiyle birlikte kullanmak için araba alan bir insanın ödediği parayla, ki o da fahiş bir rakam, kamu hizmeti görmek için, başkalarını taşımak için, belediyenin omuzundaki yükü almak için araç alan insanın ödediği vergi aynı olur mu? Bunun üç yıllığına, beş yıllığına değil, bunun tamamen kaldırılması lazım. Öte yandan size sorsam, çocuklarınızın, sizin yaptığınız işi yapmasını ister misiniz diye. Muhtemelen yüzde on içinizden, 'Evet, oğlum da şoförlük yapsın' diyen çıkacaktır. Çünkü arkadaşlar, yaptığınız iş çok ağır bir iş ve zor bir iş. Dışarıdan bakınca herkes kendisinin patronu ama yani bu biraz ağır bir patronluk. Gecesi gündüzü belli değil. Ki sabah kalktın, nereye gideceğin belli değil. Ne kazanacağın belli değil. Karda, kışta, kıyamette sokaktasın. Can güvenliğin yok. Yani hiç kimse, 'Ya oğlum da bu işi yapsın' demez. Doğru mu arkadaşlar? Yani böyle bir iş yapıyorsunuz, toplumun ve sektörün bir yükünü üstlenmiş durumdasınız.
Şimdi böyle bir süreçten geçerken, böyle bir yaşam sürerken, bir de karşınıza Sayın Başkanın söylediği gibi bir rakip çıkmış. Onlar da bu işi yapıyorlar. Siz çocuklarınız için istemediğiniz, önermediğiniz ve cefasını çektiğiniz işi bu kadar insan yapmak için neden hevesliler? Arkadaşlar, bu heves meselesi değil. Bu ekonomik kriz meselesi. Bu ülke ağır bir buhrandan geçiyor. Bakın, ekonomik krizden değil, ağır bir buhrandan geçiyor. Bu ülkede sanayi işçisinin sayısı azalıyor arkadaşlar. Bu ülkede sanayi tasfiye oluyor. Diyorlar ki çalışacak Türk işçi bulamıyoruz. Onun için yabancıları getirelim. Yok ya, bu ülkeyi dedelerimiz oturdu, Suriyeliler, Afganlar gelip mi inşa ettiler? Cumhuriyeti onlar mı kurdular? 2011-2012 senesine kadar kimse yoktu da uzaylılar mı çalıştılar bu ülkede? Bu fabrikaları Ereğli Demir Çelik'i, Seydişehir Alüminyum'u, Aliağa'yı, Küpraş'ı… Bunu Türk insanı yaptı arkadaşlar. Türk insanının çalışkanlığı yaptı.
Ve Afgan'ın elinin değmediği et yok diyorlar. Doğru. Ne oldu? Türk çobanlar astronot mu oldular? NASA'ya mı gittiler? Siz Büyükşehir Belediye Yasalarını çıkartır köyleri, bin seneden beri bu coğrafyada, bizim Türklüğün döneminde var olan köy sistemini yıkar, kırsal mahalle gibi garip bir şey çıkartıp ve köylüye hayatı, üretimi zorlaştırırsanız, onlar kentlerin varoşlarında toplanmak zorunda kalırlarsa, taşımalı eğitim denilen bir gariplikle çocukları köyden koparırsanız, çiftçiliği bilmezse, hayvancılığı bilmezse, ondan sonra Afgan çobana 150 bin lira verip bir de bulamama durumuyla karşı karşıya kalırsınız.
Bütün meslek liselerinin kalitesini düşürüp sayısını arttırmayıp, hiçbir işe yaramayan üniversite bölümleri açıp çocukları o üniversite bölümlerine yollayıp, sizin de çocuklarınız okuyordur arkadaşlar üniversitede. Hepiniz zorlanıyorsunuz paralarını ödemekte. Oradan mezun oldukları zaman ne iş yapacaklarını bile bilmiyorsunuz. Ama bu ülkenin sıvacıya ihtiyacı var, bu ülkenin demirciye ihtiyacı var, bu ülkenin berbere ihtiyacı var, değil mi? Kaportacıya ihtiyacı var, boyacıya ihtiyacı var. Bunları da kapatın, ee? Arkadaşlar, bir ülkedeki hizmet sektörü eğer sanayi sektörünün, bilim sektörünün önüne geçmişse, o ülkede sorun var demektir. Ve durumumuz şimdi bu. Böyle bir ortamda ne oluyor? İstihdam yaratamayınca, eğitim sistemini ortadan kaldırınca, adalet sistemi tartışılır hale gelince yabancı sermaye gelir mi? Gelmez. Yatırım yapar mı? Yapmaz. Türkiye'den 80 milyar dolara yakın bir sermaye, geçtiğimiz 10 yıl içerisinde, ayrıca da bunun 12,5 milyar doları yurt dışında gayrimenkul satın almak için gitti. Bak, rakama bak; 12,5 milyar dolarlık sermaye yurt dışına gitti. 12,5 milyar dolarla PETKİM'in, bakın, PETKİM'in bugünkü PETKİM'in iki katı büyüklüğünde tesis yaparız. Türkiye'nin petrokimya ihtiyacının yüzde en az 30’unu karşılarız yapacağımız tesisle. Onlar yurt dışında apartman satın almakta kullanıldı bu parayı.
Ve ne kadar nüfusumuz? 86 milyon. Öyle zannedin. 86 milyon değil. Coğrafyada 100 milyon insan yaşıyor. Sığınmacısı, kaçağı, şusu, busu… Bu fiyatları yükseltiyor mu? Kiraları yükseltiyor. Gıda fiyatlarını yükseltiyor mu? Yükseltiyor. Gelenler fizik mühendisi olsa, doktor olsa. Bak, İsveç'e 70 tane Türk doktor gitmiş. İsveç'te tartışma olmuş. Sormuşlar. Demişler, niye bu Türk doktorları alıyorsunuz? İsveç Sağlık Bakanı demiş ki, bir doktorun bize maliyeti 1 milyon avro demiş, eğitirsek. Biz demiş, 70 bin avroluk bu Türk doktorları alarak tasarruf yaptık. Tamam. Kendi açısından mantıklı. Ama neden bizim doktorlarımız gidiyor arkadaşlar? Yerine de kendi ana dilinde okuma yazma bilmeyen yüz binlerce insan geliyor. Özetle bu işin dengesi tam anlamıyla bozulmuş durumda. Bunu düzeltmemiz gerekiyor. Ben size popülist bir konuşma yapmıyorum. Neyse, onu anlatıyorum. Hukuku tesis etmeden olmaz.
Şimdi bak, başkan dedi ki 20 seneden beri burada çalışıyorum. 8 sene başkan vekilliği yaptım, deneyimli. 2 sene de başkanlık yaptım. Sektörün bütün sorunlarını biliyor, kendisi de sektörde. Size sormadan, size danışmadan karar alıp uygular mı? Hayır. Uygulatır mısınız? Uygulatmazsınız. Yani İzmir'de Şoförler Odası'nda tek adam rejimi yok, değil mi? İstemezsiniz de. Türkiye'de de istemiyoruz. Onun için parlamenter demokrasiye dönmek zorundayız. Hukukun üstünlüğünü kabul etmek zorundayız. Hukuk olmadan hiçbir şeyimiz güvencede değil arkadaşlar. Bakın şimdi başkan bahsetmedi, siz de bahsetmediniz. Ama Mehmet Şimşek bütçe açıklarını kesti diye cezalarla kapatmıyor mu arkadaşlar? O cezaları siz ödüyorsunuz. Ben biliyorum şoför arkadaşlar her yerde anlatıyorlar. Cezalar da aniden. Yani Türkiye'de şoförler birden karar verdiler, geçen seneden 10 kat daha fazla trafik ihlalinde bulunacağız. Öyle mi oldu? Yok. Özetle köklü bir değişime ihtiyaç var. Türkiye'nin üretim ekonomisine geçmeye ihtiyacı var ve kamu hizmeti gören, bir defa, esnafın bu süreçte en ağır hırpalanan kesim olduğu bir gerçek arkadaşlar. En ağır. Siftah yapmadan dükkânı kapatan o kadar çok esnaf var ki, iflas eden o kadar çok esnaf var ki, bu durumu kökten yeniden düzenlememiz gerekiyor.
Bir Esnaf Bakanlığı kurmayı düşünüyoruz biz. Çünkü esnafın siyasette bir temsil noktası yok. Evet, kurumlarınız var ama nereye gideceksiniz? Esnaf devlette kime başvuracak? Bu belli değil. Ancak bunları yapabilmek için de size ve sizlerin desteğine ihtiyacımız var. Beni tanıyorsunuz. Salağa salak derim arkadaşlar. Neyse o bende. Geri adım atmam, geri vites yok bende. Çünkü ben Atatürk'ten taviz verilerek Cumhuriyet'in savunulamayacağına inanıyorum. Atatürk'ten taviz vermem. Cumhuriyet'in kuruluş ilkelerinden taviz vermem. Hukukun üstünlüğünden taviz vermem ve sizler de bu gidişin doğru olmadığını düşünüyorsanız, bu sefer araçları zafere doğru sürelim.
Bir de partinin kurulduğu ilk günlerde bu sığınmacıları yollayacağız dedik. Ondan sonra ben dedim ki, Zafer Turizm'le yollayacağız. Zafer Turizm diye de Malatya'da bir şirket varmış. Beni aradı sahibi, 'Hocam' dedi, 'ya Zafer Turizm benim' dedi. Dedim ki, patron, merak etme, bende araç yok zaten, senin araçları kiralarız. Mutlu oldu, bir daha aramadı. Tabii bu milletin gönlü geniştir, zor durumda olana yardım eder ama artık savaş da bitti, bakın. Şimdi ne diyorlar ki entegre edeceğiz, yollamayacağız. Hani savaş bitince yollayacaktınız? Arkadaşlar, biraz önce haberlere düştü. Almanya karar almış, kendi ülkesindeki işsiz yabancıları ülkelerine yollayacakmış. Trump diyor ki, bu mesele devletlerin çökmesine bile neden olur. Onun için biz Amerika Birleşik Devletleri'ni savunacağız. Bütün dünya kendi ülkesini savunurken bizim ülkemiz dünyanın lunaparkı mı ki ipini kopartan gelsin buraya, sağlığına bakalım, beslenmesine bakalım, okuluna bakalım. Ve bunu da kendi çocuklarımızın nafakasından keserek yapalım. İçinizde altı çocuk sahibi olan var mı arkadaşlar? Dört. Beş çocuk sahibi var mı? Dört çocuk? Üç. Üç çocuk? Bir. İki çocuk? Çoğunluk iki. Evet arkadaşlar, Suriyeli olsaydınız, size sorsaydım altı çocuk diye, hepiniz el kaldırdınız. Siz işinizi matematikle yapıyorsunuz ya, kilometre ve mazot fiyatı değil mi? Bunu doğru hesaplamazsanız arabayı çalıştıramazsınız. Bu demografik yapıyı düşünsenize. Yarın çocuklarınızı nasıl bir ülke bırakırsınız?”
“FON KRİZİNDEN SONRA 2027 İLKBAHARINDA YAPILMASI PLANLANAN BİR SEÇİMİN 2028'E ERTELENME RİSKİ OLDUĞUNDAN BAHSEDİLİYOR”
Prof. Dr. Ümit Özdağ: “Evet değerli basın mensupları, İzmir'de temaslarımızın ikinci gününü gerçekleştireceğiz. Bugün çalışmalarımıza bir teşkilat toplantısıyla başladık ve şimdi de İzmir İl Başkanlığımızla, partililerimizle bir araya geldik. Buradan da kitap fuarına geçeceğiz ve sevgili İzmirli kitapseverlerle bir araya geleceğiz. Dün Şoförler Odasını ziyaret ettik, esnaf ve sanatkârları ziyaret ettik, Ege İhracatçılar Birliği'ni ziyaret ettik ve çok kıymetli değerlendirmeleri dinleme fırsatına sahip olduk ve Zafer Partisi'nin de yaşanan ekonomik krizden çıkmak için yapmayı planladığı projelerini muhataplarımızla paylaştık.
İhracatçılar Birliğinden çıktık. Kapıda bizi uğurlarken Ankara'da bir emekli yurttaşımızın kafasına kurşun sıkarak intihar ettiği haberi geldi. Evet, ekonomik buhranın ulaştığı nokta bu. Son üç günde üç polis memuru intihar etti. Her güne bir polis memuru intiharı düşüyor. Toplum inanılmaz büyük bir buhran içerisinde. 2001 ekonomik krizi ile karşılaştırılırsa ekonomik 2001'deki kriz bunun yanında küçük bir meltem gibi kalıyor. Ve bu ağır ekonomik buhran şimdi fon krizi denilen fon manipülasyonu ve yolsuzluğuyla da daha da derinleşmiş durumda. 500 bin insan aileleriyle birlikte 2 milyonu aşıyorlar. Bunların büyük bir bölümü küçük yatırımcı. Bu küçük yatırımcılar kıt kanaat biriktirdikleri 60 bin lira ile 1 milyon lira arasındaki birikimlerini biraz daha fazla kazanabilmek için devletin güvence verdiği, ‘yatırabilirsin' dediği, şeffaf olduğunu söylediği, 'ben denetliyorum' dediği fonlara yatırdılar. Bu 500 bin insan rulet oynamadı arkadaşlar. Poker masasına bu paraları sürmedi. Devletine güvenerek, ‘devlet bunu kontrol ediyor’ diyerek bu paraları yatırdı. Ve bu manipülasyon aylardır bilinmesine rağmen ses çıkarılmadan izlendi ve 20 milyar dolarlık bir zararın ortaya çıkmasına neden olundu. Bu, Türkiye'de her şeyin kötü yönetildiği gibi ekonominin de adeta bilerek kötü yönetildiğinin somut bir göstergesidir.
Üstelik duyuyoruz ki bu sürece müdahalenin arkasında da dışarıdan yabancı endeks kuruluşlarının müdahale ve baskısı varmış. Onlar bu baskıyı yapmasalar, hadise bu kadar ‘erken’ de ortaya çıkmayacakmış. Ve bu tabii şimdi finans sistemi üzerinde yıkıcı etkiler yapabilecek bir süreci de tetikledi. Ekonomik ve sosyal buhrandan bahsetmiyorum. Bu yıkıcı manipülasyon sürecinin iktidar içinde, muhalefet içinde politik sonuçları da muhakkak olacaktır. 2001 ekonomik krizinin 2002 Kasım seçimlerini nasıl etkilediğini yaşayarak gördük. Bu fon manipülasyonu da ister 2027'de yapılsın, ister 2028'de; bundan sonraki seçimleri kökten etkileyecek süreçlerden bir tanesi olacaktır.
Şimdi kamuoyunda bir başka tartışma başlamış durumda. Diyorlar ki, peki zararı kim ödeyecek? Zararı kimin ödeyeceği çok açıktır arkadaşlar. Devlet çalınan paraları bulacak ve sahiplerine iade edecek. Bu zarar bütün vergi mükelleflerine yayılamaz. Öyle olursa hırsızlar cezalandırılmamış olur. Çaldıkları yanlarına kalır. Bu para yok olmadı. Bu para çalındı. O zaman çalanlardan alacaksınız ve mağdurlara bu parayı iade edeceksiniz.
Yine son günlerde çok ilginç bir şekilde Türkiye adeta bir savaşın içerisine sürüklenmek isteniyor. Eskiden bir Dışişleri Bakanımız vardı. Şimdi Dışişleri Bakanımız kendisini savaş bakanı ilan etti. Hakan Fidan. Hakan Fidan'da birden bir Husi nefreti doğdu. Yaptığı her açıklamasında Husilere karşı Türkiye'nin harekete geçmesi gerektiğini, Suudi Arabistan'ın toprak güvenliğini sağlaması gerektiğini ifade ediyor. Bunu şaşkınlıkla izliyoruz. Husiler kimin düşmanı? İsrail'in düşmanı. Hakan Fidan'ın İsrail'i bu kadar sevdiğini bilmiyordum. Hakan Fidan Bey, düşmanımın düşmanı dostumdur. Orta Doğu'da 4 bin seneden beri böyle. Siz bu ilkeyi değiştiriyor musunuz? Yani İsrail'in düşmanları sizin de mi düşmanınız oluyor? Bunu Türk milletine anlatın. Bir de Husiler neden Suudi Arabistan'a saldırdılar? Çünkü İran'ın dini lideri Hamenei’nin cenaze törenine giden Husilerin dönüşü sırasında heyeti taşıyan uçağın ineceği havalimanı Suudi Arabistan tarafından bombalandı. Yani Suudiler başlarına belayı sarmak istediler. Şimdi düşünün, kendinizi Husilerin yerine koyun. Bir Türk devlet adamı, bakanı bir yerden dönerken Türkiye'de bir havalimanına inecek uçağı, o havalimanını bir ülke saldırdı ve bombaladı. Biz ne yaparız o ülkeye? Husiler de onu yaptılar. Suudi Arabistan’ın toprak bütünlüğü falan tehlikede değil. Kimse bunun arkasına sığınmasın.
Sonra Suudi Arabistan'a silah mı satmak istiyorsunuz, cephane mi satmak istiyorsunuz? Satın. Parasını versinler, alsınlar. Buna hiçbir itirazımız yok. Bizden istihbarat mı istiyorlar? İstihbarat iş birliği yapın. Siz de onlardan almak kaydıyla. Ama şimdi bakıyoruz. Savaş Bakanı Hakan Fidan tonu daha da yükseltiyor. 'Husiler Türk askerine meydan okudular, cezasını çekecekler.' Savaş Bakanı Hakan Fidan, önce Kandil'den Türk ordusuna palavra sıkan, PKK'ya verin cezayı. Sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz? Kara kuvvetlerini mi yollayacaksınız, 3.300 kilometre ileriye Yemen topraklarına? Hava kuvvetlerini mi yollayacaksınız? Amerikan Hava Kuvvetlerinin, İsrail Hava Kuvvetlerinin yapamadığı neyi yapacak? Deniz kuvvetlerini mi yollayacaksınız? Amerikan uçak gemileri bölgeden uzaklaştılar. Husilerin elindeki füze sistemleri son derece gelişmiş ve askeri yapıları da dağların altına gizlenmiş. Özetle ne yapmak istiyorsunuz?
Şimdi bütün bunların üstüne PJAK açıklama yapıyor ve bölge ülkeleri ve Türkiye İran'a karşı tavır alacaklar ve İran yok edilecek diye. Husilerin İran'ın müttefiki olduğu doğru. Husilere yönelik Türkiye'nin saldırıları Türkiye-İran ilişkilerini nasıl etkileyecek diye bekliyorsunuz? Evet, Sayın Hakan Fidan, gerçekten ne yapmak istiyorsunuz? Husi politikanızın amacı Türkiye-İran ilişkilerini nasıl bir eksene oturtmak? Bunları adım adım takip edeceğiz ve Türk kamuoyunu, değerli basın mensupları, bu oynanan tehlikeli oyun konusunda bilgilendireceğiz.
Türkiye'nin Orta Doğu politikası barış ve istikrarı teşvik etmeli. Netanyahu denilen Orta Doğu'nun ve dünyanın baş belasını artık İsrail halkının seçimlerde sandığa gömmesinin zamanı gelmiş ve geçmektedir. İsrail halkının da Netanyahu'ya değil, barış isteyen liderlere ve siyasetçilere ihtiyacı vardır. Aksi takdirde Netanyahu ile İsrail halkının da gün yüzü görmesi mümkün değildir. Daha o sığınaklarda kalmaya uzun süre devam ederler. Biz de Türkiye olarak Orta Doğu'da ekonomik iş birliklerini destekleyen, teşvik eden, öncülük eden bir dış politika izlemeliyiz. Hakan Fidan'ın yapmak istediği gibi Türkiye, Orta Doğu'da amacı Türkiye'nin milli çıkarlarıyla ilgisi olmayan savaşlar asla olmamalı arkadaşlar.”
Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın, “Geçtiğimiz günlerde bir okul saldırısı yaşandı. Eğitim sendikalarının açıklamaları sorunun kökeninin eğitim sistemi olduğu yönünde. Siz bu sorunu nasıl ve düzeyde değerlendiriyorsunuz?” sorusuna verdiği yanıt:
“Öncelikle sorun sadece bir eğitim sorunu değil, eğitim sorununun ötesinde bir sorun. Bu tespitimi 1990'lı yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı için liselerde şiddet araştırmasını yapan akademisyen olarak söylüyorum. Şiddetin doğasında bir değişiklik yok ve lisedeki şiddet, okullardaki şiddet, asla sadece okulla sınırlı değil, daha geniş bir alanın parçası ve sonucudur. Televizyonlardaki diziler, sokaktaki çeteler, ekonomik dengesizlikler, anne babanın ayrılışı, öğrencinin bu ayrılış sonucunda okulda başarısızlığı... Bütün bunlar şiddet sarmalını besleyen ve geliştiren diğer faktörlerdir. Bundan dolayı okullardaki şiddeti engellemenin yolu tabii ki kapıya güvenlik görevlisi dikmek olamaz sadece. O, meselenin küçük bir boyutunun karşısına dikilecek bir önlemdir. Yapılmamalı değildir ama yeterli değildir tek başına.
Eğer dizilerde mafya yüceltilir ve şiddet cezasız kalıyor intibası pompalanırsa genç zihinlere, televizyon kanallarıyla şiddet üzerinden kazanç ve saygınlığın kolay erişilebilir bir nokta olduğu gösterilirse bunun genç zihinlerde yıkıcı etkiler yapmaması mümkün değildir. Bundan dolayı televizyonlardaki dizi sektörlerinin toplumsal psikoloji üzerinde yapmış olduğu etki dikkatle incelenmeli ve senaryolar bu açıdan da gözden geçirilmelidir. Unutmayın, Amerika Birleşik Devletleri'nde Diş Hekimleri Birliği Hollywood'a sponsorluk yaparak filmlere diş fırçalama sahnesi koyup diş fırçalama oranını Amerikan toplumunda arttırmıştı. Yani televizyonların, dizilerin, filmlerin böyle bir etkisi oluyor. Biz de bu dizilerin etkisini toplumu şiddete, gençliği şiddete yönlendirecek şekilde değil, çalışmanın erdemini gösterecek şekilde, saygının erdemini gösterecek şekilde şekillendirmeliyiz ki gençlerimiz, çocuklarımız şiddet ortamına sürüklenmesinler, o sürecin parçası olmasınlar. İkincisi, İçişleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı arasında bir erken uyarı ihbar sistemi olmalı ve bu sistem doğru kurulursa çok erken nerelerde sıkıntılar olduğunu ve kimlerde sıkıntılar olduğunu görüp tespit edip önlem alabilir. Bu da önümüzdeki süreçte gerçekleştirilecek benzer üzücü hadiseleri engellememizi sağlar.”
Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Çzellikle iktidarın milletvekilleri tarafından İzmir'deki yerel yönetimlere yönelik ciddi eleştiriler var. Ancak Büyükşehir tarafından açıklamalarda da iktidarın yeterli ödeneği sağlamadığı konusunda eleştiriler yapıyor. Siz bu karşılıklı eleştiri durumunu ve İzmir'deki yerel yönetimlerin durumunu değerlendirirsiniz?” sorusuna verdiği yanıt:
“Şimdi öncelikle Türkiye'de eğer muhalefet partisine mensup bir yerel yöneticiyseniz düşman ceza hukuku uygulamalarına açıksınız demektir. Ve sürekli baskı altında tutuklanmaya namzet durumdasınızdır. Böyle bir ortamda sağlıklı bir belediyecilik hizmetinden bahsetmek mümkün de değildir. Ne İzmir'de mümkündür ne de Türkiye'nin başka bir yerinde mümkündür. Anayasa'nın onuncu maddesi, yani herkesin eşit olduğuna dair madde, askıya alınmış durumdadır. İktidarı destekleyenlerle muhalefeti destekleyenler yasalar karşısında eşit değildir. Onlara farklı uygulamaların gerçekleştirildiğini yaşayarak görüyoruz.”
Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Belediye Başkanlarının AK Parti’ye geçmesini nasıl yorumluyorsunuz?” sorusuna verdiği yanıt:
“Tabii başkaları da geçtiler, geçiyorlar. Afyon geçti, Aydın geçti ve bunun ne kadar açık bir baskı operasyonu olduğu, Üsküdar'da ve Adalar'da nasıl geçişlerin sağlandığını Türkiye yaşayarak görüyor. Bunlar Türk demokrasisi için, hukuk devleti için utanç verici gelişmelerdir. Tabii insanlar cesur olmak zorunda değil arkadaşlar. Korku da insani bir şey. Yani demokratik rejimler kurulurken demokrasinin doğru işlemesi için şartları yazarsanız, o şartlar arasında vatandaşlar da çok cesur olmalılar, hapse girmekten korkmamalılar diye bir madde yok.
Hiç unutmuyorum, Ergenekon operasyonları sırasında Tavır gazetesinde Ahmet Altan bir köşe yazısında gazetecilerin cesur olması gerektiğini yazmıştı. Ben de 'Hayır, bilgili ve namuslu olmaları yeter. Ancak diktatörlüklerde cesur olmalarına da ihtiyaç var.' demiştim. Özetle, düşman ceza hukuku ve ağır siyasi baskılardan kaçmak zorunda hisseden belediye başkanları siyasi parti değiştiriyorlar. Bu onlara bir şeref sağlamaz. Bu onları sadece hapisten kurtarır. Başka söyleyecek bir şey yok.”
Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Önümüzdeki seçimlerde ittifak yapacak mısınız, nasıl bir yol izleyeceksiniz?” sorusuna verdiği yanıt:
“Bakın, seçimlerin ne zaman yapılacağını biz bilmiyoruz. Erdoğan'ın da bilmediğini düşünüyoruz. Hele bu fon krizinden sonra 2027 ilkbaharında yapılması planlanan bir seçimin 2028'e ertelenme riski olduğundan da Ankara'da daha fazla bahsedilir oldu. Bu arada seçim yasasının değişmesi gerekiyor. Bunun çalışmaları var. Seçim yasası değiştiği zaman bir sene ve seçim takviminden önce değişmiş olması lazım. Bütün bunları düşünün, seçim tarihini ona göre tespit edin.
Şimdi 2028'in Nisan'ında mı gerçek seçimler normal tarihe göre? Ne kadar zaman var? Kaç ay var? 18 ay var. Demek ki Eylül-Ekim'de açıldığı zaman Meclis, hızla seçim yasasıyla ilgili değişikliklerin yapılması gerekiyor. Ve ondan sonra da seçim takvimi daha net ortaya çıkar. Bu değişiklikler yapılırken seçim sadece şu değil, bu değil; başka şeylerde de seçim yasasında değişiklikler yapılabilir. Ve bu yapılan değişiklikler çerçevesinde siyasi partiler iktidar olabilmek için ittifaklar yapmak zorundalar. Bakın, burada küçük parti, büyük parti böyle bir şey yok. Erdoğan, HÜDA PAR'ın desteğini istedi arkadaşlar. HÜDA PAR'ın kaç bin oyu var yani? Ve ittifak yaptı. Doğru mu? Onun için burada her siyasi parti bir özgül ağırlığa sahiptir ve bir değeri vardır siyasette. Biz de onun için böyle meseleye siyasi partinin büyüklüğü, küçüklüğü açısından asla bakmıyoruz ittifak oluştururken ve Atatürk Cumhuriyeti'ni, Cumhuriyet'in kuruluş ilkelerini savunan bütün siyasi partilerin bir araya gelmesi gerektiğini ifade ediyoruz. Birleşeceksek Atatürk'te birleşelim diyorum ve Atatürk'te birleşme konusunda samimi olan bütün siyasi partilere kapımız açık. Yaklaşımımız başından beri bu ve böyle olacak.”
Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Şu an herhangi bir siyasi partiyle birebir temasınız mevcut mu?” sorusuna verdiği yanıt:
“İstişarelerde bulunduğumuz partiler var arkadaşlar.”
Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Özellikle T.C. vatandaşı olmuş sığınmacıları göndermek konusunda nasıl bir yol izleyeceksiniz?” sorusuna verdiği yanıt:
“Bakın, geçtiğimiz günlerde İstanbul'da bir operasyon yapıldı ve binin üzerinde dosyada emlak satışı üzerinden sahtekârlık yapılarak vatandaşlık verildiği tespit edilerek bu dosyalardaki isimler vatandaşlıktan çıkartıldı. Vatandaşlıktan çıkartma zor bir işlem değildir arkadaşlar. Eğer bir hukuki hata yapılmışsa, yanlış yapılmışsa, bilerek yapılmışsa. Türkiye'ye sığınmacı statüsünde gelen insanların vatandaşlık başvurusu yapması bile mümkün değildir bu ülkede. Kanunda yazıyor. Buna rağmen kanunu çiğneyerek vatandaşlık verdiler. Bunların hepsini iptal edeceğiz.
İkincisi, biz Zafer Partisi olarak 2021'de kurulduğumuzda Türkiye'de 7 milyon Suriyeli sığınmacı ve kaçak olduğunu, bunun 5 milyonunun sığınmacı, 2 milyonunun kaçak olduğunu söyledik. Arkadaşlar, aynı tarihte İçişleri Bakanlığı'nın Türkiye'de resmi rakam olarak açıkladığı sığınmacı sayısı 3 milyon 700 bindi. En yüksek noktasıydı. Geçtiğimiz Haziran'da Türkiye'nin Şam Büyükelçisi Nuh Yılmaz, Suriye iç savaşı boyunca Türkiye'den 15 milyon Suriyelinin geçtiğini, 15 milyon ve en yüksek rakamın Suriyelilerin Türkiye'de kalma sayısının 6 milyon olduğunu söyledi. Demek ki Türk halkına kim doğru söylüyormuş? Zafer Partisi.
Nazif Okumuş, gazeteci, 21. dönem MHP milletvekili ve şu anda Zafer Partisi Genel Başkan Yardımcısı, gazeteciyken 2023 seçimlerinden sonra şöyle söyledi. Dedi ki, mecliste Süleyman Soylu, AK Parti milletvekillerinin ve belediye başkanlarının olduğu ortamda Erdoğan'ı eleştirdi. 'Beni İçişleri Bakanlığı’ndan alması vefasızlıktır. Ben eğer 2,5-3 milyon yabancıya vatandaşlık vermeseydim seçimleri kazanamazdı’ dedi. Süleyman Soylu bu söylediğimin yalan olduğunu düşünüyorsa beni mahkemeye versin.' dedi. ‘Ben de şahitlerimi getireceğim’ dedi. Süleyman Soylu mahkemeye vermedi Nazif Bey'i. Arkadaşlar, bizim de inancımız Türkiye'de seçimlerden önce 2,5 milyondan fazla yabancıya vatandaşlık verildiğidir ve bunlar oy kullanmıştır.
Şimdi resmi rakamlara göre Türkiye'de 2 milyon 300 bin Suriyeli var. Ve 6 Haziran'da Türkiye'nin Şam Büyükelçisi artık bu Suriyelilerin Suriye'ye dönmeyeceğini, Türkiye'ye entegre edileceğini söyledi. Biz sayının daha yüksek olduğunu düşünüyorduk. Milli Eğitim Bakanlığı'nın 2025 resmi verilerine göre Türkiye'de ilkokul, anaokulu, ortaokul, lise ve üniversitede okuyan Suriyeli öğrenci sayısı 777 bin 444. Bunların bir annesi, bir babası olsa 2 milyon 300 binden fazla oluyor zaten. Yine yalan söyleniyor. Bunları da yollamayacaklar. Özetle, Türkiye'ye bir Balkan ülkesinin nüfusu vatandaş diye getiriliyor. Ve bir şeye inanamıyorum. Arkadaşlar, bu akla mantığa aykırı. Zafer Partisi dışında kimsenin derdi değil bu. Bu nasıl bir şey?
Geçen geldiğimde İzmir'de dolaşıyorum. Bir adam tabloya muzu koymuş, muz satıyor. Üzerine yazmış, yerli muz. Adamın kendisi Suriyeliydi ya. Demografik işgal denir buna. Büyükelçi bu açıklamayı yaptı. Temmuz'da da İçişleri Bakanı Çiftçi dedi ki Suriyelilerin geri dönmesi istenmiyor. Kim istemiyor? Neden istemiyor? Nüfus ithal ediliyor. Ben bunları 2023 seçimleri öncesinde söylediğimde, söylerken de bir yasa değişikliği önerisi verdim. Dedim ki, arkadaşlar, gelin bir yasal değişiklik yapalım, bir engel koyalım. 10 sene vatandaş alanlar oy kullanmasınlar. CHP de İYİ Parti de imza vermeyi reddetti. Ben çekeyim siz verin dedim. Hayır dediler. Kemal Kılıçdaroğlu çıktı, açıklama yaptı. Sayı normaldir dedi. Yani Süleyman Soylu'nun rakamlarını destekledi. Bülent Tezcan açıklama yaptı, Genel Başkan Yardımcısı olarak Süleyman Soylu'nun rakamlarını destekledi. Sonra Kemal Kılıçdaroğlu, kaybettiği kongrede çıktı, dedi ki kaybetme nedenim Suriyelilere vatandaşlık verilmesidir. Ne diyeyim arkadaşlar daha? Bunların hepsi göz göre göre oluyor. Durum budur.”
World Media Group (WMG) Haber Servisi
Gündem
Gündem
Gündem