
Sanat ortamımız son yirmi yılda kavramsal bir enflasyonun eşiğindeyken, Jale İris Gökçe, bu gürültülü piyasa ekonomisinin tam karşısında, dikey derinleşmeyi savunan bir sanatçı olarak öne çıkıyor. Gökçe, sanatı sadece bir temsil aracı olarak değil, aynı zamanda Foucault’cu anlamda bir ‘kendilik pratiği’; epistemik, etik ve estetik bir inşa süreci olarak yorumlayıp farklı bir paradigma oluşturuyor.
Sanat tarihi, otoportreyi genellikle narsistik bir aynalama veya toplumsal bir maske (persona) olarak ele alırken, Gökçe’nin Hermes’de izleyiciyle buluşan Kendilik/Self sergisi, bu geleneği kökten sarsıyor. Sanatçı, Rembrandt’ın psikolojik derinliğini veya Van Gogh’un dışavurumcu çırpınışlarını, minimalist bir brütalizm ile birleştiriyor. Ancak buradaki brütalizm, sadece mimari bir referans değil, Heidegger’ci anlamda Varlıkın (Dasein) kendi çıplaklığıyla yüzleşmesine bir davet…
Kendiliğin Plastik Dinamiği
Gökçe’nin tuvallerinde gördüğümüz sıva dokuları ve beton etkisi, insanın dünyaya atılmışlığını ve bu atılmışlık içinde kendi özünü inşa etme zorunluluğunu simgeler. Onun sanatı, otoportreyi figüratif geleneğin ve dekoratif soyutlamanın aksine, fenomenolojik bir kazı niteliğine dönüştürüyor; malzemenin etiği ve sessizliğin direnişi…
Angel Rainbow’un monokrom tercihleri ve tipografik müdahaleleri, çağdaş sanatın gösteri toplumuyla olan flörtüne sert bir eleştiri getirir. Yazmak ve boyamak arasındaki geçişkenlik, sanatçıyı bir poietik özne olarak konumlandırır. Onun sanatı, piyasanın talep ettiği hızlı tüketilen imgeye karşı, izleyiciyi yavaşlamaya, durmaya ve kendi içsel boşluğuna bakmaya zorlayan etik bir direnç alanıdır…
Ülkemiz sanat tarihinde, genellikle kimlik (identity) politikaları ekseninde; doğu-batı, gelenek-modernite karşıtlıklarında ele alınan kendilik sorunu, Jale İris Gökçe’de özgün bir nitelik kazanır: O, kimliği sadece bireysel boyutuyla değil, evrensel düzlemde, toplumsal ve tarihsel boyutlarıyla bir Kendilik/Self sorunu olarak anlayıp yorumlar.
Gökçe'nin sergileri, birbirinden kopuk etkinlikler değil, birbirini doğrulayan ve genişleten birer araştırma zinciridir:
İris: Sergilerin Bugünü Uzaktır (2013 Ankara): Kendilik yolculuğunun ilk kamusal izlerini taşır.
Angel Rainbow (2017 Selanik): Sanatçının spektrum felsefesini simgeler. Işığın kırılması (analiz) ve yeniden birleşmesi (sentez) süreci, Gökçe’nin özellikle 2013'ten beri sergilediği disiplinlerarası sürekliliğin omurgasını oluşturur.
Kaos (2019): Bakhtin’in karnavalesk kavramına selam duran, bireyselden kozmosa uzanan bir hakikat deneyimi sunar.
Pandemi! Sorun Acaba Self'de mi? (2020): Küresel krizin kendilik üzerindeki tahribatını sorgulayan öngörülü bir çalışma olarak bu dönemi ele alan sağlam bir kavramsal yapı ve işler ile öne çıkar.
Fragmented Self / Parçalanmış Kendilik (2022): Yıllar boyu süregelen çalışmaların bir özeti niteliğindeki parçaları analiz eden sanatçı, insanın modern dünyadaki parçalanmış ruh halini yedi renkli monokrom bir yapı üzerinde inşa eder.
Hep Self (2023): Sanatçının yıllar boyu devam ettirdiği ontolojik kazı çalışmasının bir zirvesidir. Bu sergi, 'parçalanmış kendilikten bütünleşmiş bir öze doğru giden yolun haritasıdır. Sanatçı, fırçasını bir neşter gibi kullanarak toplumsal maskelerin altındaki o saf, değişmez ama sürekli dönüşen 'kendilik' halini arar. Hep Self, sadece bir sergi değil; her türlü dış etkene rağmen kişinin kendi merkezinde kalma mücadelesinin sanatsal beyanıdır.
Bugünkü Kendilik/Self (2026) sergisinde ise bu parçaları Spinoza’cı bir bütünlükle, tek bir cevherde birleştirme cesaretini göstermektedir.
Jale İris Gökçe, Türkiye’de sanatçı tanımını yeniden kodlayarak ona ‘araştırmacı’ ve ‘düşünür’ katmanlarını eklemiştir. Onun sanatı; Merleau-Ponty’yi de merkeze alarak, Michel Foucault’nun özneyi bir pratik olarak ele alan yaklaşımı, Heinz Kohut’un kendilik psikolojisindeki kırılgan yapı ve Paul Ricoeur’un anlatısal kimlik kuramı arasındaki o ince eşikte konumlanıyor. Sanatçı, kendiliği tamamlanmış bir form değil; katmanlaşan, silinen ve yeniden beliren bir yüzey olarak ele alırken, "Dünyanın özü, görünenin arkasında değil; bakışın o görünenle kurduğu etik ve epistemik bağdadır" diyerek sanatın felsefi sorumluluğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Kendilik/Self sergisi, sadece 14 Şubat’ta açılmış olan bir etkinlik değil; sanat tarihinin kendilik felsefesiyle kurduğu o eksik köprünün de en güçlü taşlarından biridir.
Bu tarihsel dokuda yükselen modern ses, bize şunu tekrarlıyor: Hakikat, dışarıda bir yerde değil, inşa edilen o en mahrem katmanda, yani kendiliktedir.
By Polaris- Şubat 2026
World Media Group (WMG) Haber Servisi
Kültür Sanat
Kültür Sanat
Kültür Sanat