
İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu ile beraber 92'si tutuklu 414 kişinin yargılandığı İBB Davası sürüyor. Davada geçen hafta verilen ara karar kapsamında, aralarında İmamoğlu’nun özel kalem müdürü Kadriye Kasapoğlu’nun da bulunduğu 18 tutuklu tahliye edilirken Beyoğlu Belediyesi’ne yönelik iddialarla oluşturulan iddianamenin İBB Davası ile birleştirilmesinin ardından tutuklu sayısı, 89’dan tekrar 92’ye çıktı.
Dava son iki gündür, İBB'ye ait İstanbul Senin ile birlikte, hiç hayata geçirilmemiş İBB Hanem uygulamalarından veri sızdırıldığı iddialarına ilişkin iddianamedeki 13. Eyleme yönelik savunmalarla ediyor. 25 tutuklu kişiyle, davada en çok insanın tutuklu bulunduğu bu eylemdeki savunmalar sürerken savunma yapan bazı tutuklu sanıkların ifadelerinde, Silivri’deki Marmara Kapalı Cezaevi’ndeki şartlara ilişkin dikkat çeken iddialar yer alıyor.
İBB Dijital Yayınlar Koordinatörü Ulaş Yılmaz, savunmasının son bölümünde Silivri’deki cezaevi şartlarına ilişkin önemli bilgiler paylaştı. Yılmaz, savunmasının ilgili kısmında şu ifadeleri kullandı:
“Geçici koğuşta iki tane tabak 25 kişiyi bekliyor. Sabun yok, kaşık yok, hiçbir şey yok. Sonra asıl koğuşunuza geçiyorsunuz. Yani bu İBB tutuklularına kötü davranalım diye bir şey değil, burada rutin bir şey; çünkü haddinden fazla mahkum var ama direkt yerde yatıyorsunuz. Burada biz 10 kişi yattık, iki aydan fazla. Ve bütün eşyalarımız çöp poşetinde. Her şeyimiz; kıyafetiniz, kağıdınız, kaleminiz derseniz çöp o şekilde.
Bu çöp poşeti bende bir travmaya yol açtı. Onun sebebi de şu; ben bizim bölgeye girdiğimden beri bizim bölümden iki kişi öldü. İyi ki ben geldiğimde götürülmüştü, soğuk algınlığından. Sonra da bir gün geldiler, 'Eşyasını teslim edin' dediler. Koğuşun kapısına çöp poşetiyle eşyaları konuluyor.
Diğer kişi benim elimde öldü; kalp krizi geçirdi, dilini yuttu, morardı, damarları şişti. Şimdi yapabileceğimiz şey dilini çıkarmak, çıkarmaya çalışmak. Butona hızla basıp kapıyı yumruklayarak bu demir kapının ardından birilerinin gelmesini istemek. Önümüzde öldü adam. Götürdüler. Bir süre sonra çöp poşetiyle eşyalarını kapıya koyduk. Biz bunları niye yaşıyoruz? Bu bana ne öğretecek? Sayın Savcım, bu bize neyi öğretiyor? Ben niye gittim bu kadar kamuyla ilgili şeyi öğrendim? Ben niye bu kadar konuyla ilgili şeyler çalıştım, ettim? Ne öğretecek bize bu? İBB çalışanlarına ne öğretecek? Allah kimseyi düşürmesin. İki ay sonra şey oldu. Bu çok rencide edici, çok kırıcı bir şey. Hiç kimsenin ama hiç kimsenin bu muameleyi hak ettiğini düşünmüyorum. Çoğu hasta. Yaşlıları biz koruyoruz cezaevinde. Duşlarını yapamıyorlar, ilaçlarını alamıyorlar.”
Yine 13. eylem kapsamında yargılanan ve savunmasını dün tamamlayan şehir plancısı Nuri Cem Ceylan ise savunmasının son kısmında, cezaevi şartlarına ilişkin şunları kaydetti:
“Söylediğim gibi iddianamenin hiçbir yerinde yokum; niye tutukluyum diye aylarca düşündüm. Koğuştaki arkadaşlara da sordum -içeride herkes bir avukat oluyor maalesef orada- ama cezaevinde şöyle bir durum var; ilk tanıştığımız şey keneler zaten. Maalesef 2026 yılında hala kenelerle mücadele etmeye çalışıyoruz. Koğuşta zaten 60 kişi yatıyoruz. Ben günlerce bedenimin yarısı ranzanın altında yattım. Koğuşlar da dar, yaklaşık 1.5 kulaç. Kaç yattım bilmiyorum. Şimdi mesela benim mahkememe geliyor olmama en çok sevinen bir arkadaş var; o yerde yatıyor. O artık geceleri uyumuyor, sabahları benim yatağıma yatıyor. O sayede en azından onu o ranzanın altından bu şekilde kurtarmış olduk. Zaten yemekler soğuk geliyor. Bir kettleımız vardı onu da aldılar. Son 2-3 aydır yemeğimizi de ıslatamıyoruz. İlaç talep ediyoruz, o gelmiyor. İlaçlı sularda duş almaya çalışıyoruz, vücudumuzun her yeri yara. Şundan dolayı anlatıyorum; bir cefa çekmek üstünden söylemiyorum, bir tutukluluğun önlem olup olmadığıyla ilgili bu bilgilere de haiz olmanız gerektiğini düşünerek bunları aktarıyorum.”
Ceylan’dan önce savunmasını yapan İBB Akıllı Şehirler Müdürlüğü personeli İsmet Korkmaz ise savunmasına şu sözlerle başladı:
“Kaldığım koğuş aslında bir uyuşturucu koğuşudur, bu sebeple oraya adapte olmam oldukça güç oldu. Yetmiş kişilik bir kapasite içerisinde, aşırı yoğun bir ortamda yaşamaya çalışıyoruz; altı aydır yerde yatıyorum. Bu durum beni psikolojik olarak derinden etkilemiştir. Ailem uzun süredir Erzurum’da, köydeki evimizde yaşamaktaydı; fakat benim içine düştüğüm bu durumdan dolayı İstanbul’a gelmek zorunda kaldılar. Herhangi bir gelirim olmadığı için burada zor şartlar altında bir ev tutup yaşamaya çalışıyorlar.”
Dünkü savunmalarda konuşan ve Emrah Yüksel'in tek bir beyanıyla yine eylem 13'ten tutuklandığını belirten reklamcı Yusuf Utku Şahin ise cezaevindeki durumuna ilişkin şunları söyledi:
"Tek bir ifadeyle kimse tutuklanmıyor deniyor ama ben altı aydan beri cezaevindeyim. Komik gelecek ama bir yazıda okuduğum için kendimi üstün genlere sahip sanıyordum Sayın Başkan. 38 yaşındayım, bir kere hastalanmadım; ne grip, ne nezle, hiç ilaç kullanmadım. "Ne güzel genlerim var" diyordum ama alakası yokmuş; meğer ben sadece cezaevi gibi bir ortama girmemişim. Cezaevine girdim, ikinci haftasında bir hastalandım; bırakın kolumu kaldırmayı, göz kapağımı açamıyordum. O 60 tane dolandırıcının içinde yatıyorum Sayın Başkan. O bencil adamlar bile halime acıdılar; yatağıma ballı sütler getirdiler, zencefilli karışımları pipetlerle içirdiler. Bir ara "Ben burada öleceğim herhalde, buradan çıkışım yok" dedim. Şu an vücudumda yaralar çıktı Sayın Başkan. Siz şimdi "Evladım niye doktora çıkmıyorsun?" diyeceksiniz ama cezaevinde revire çıkmak, uzaya mekik göndermek kadar zor. Kaç kere dilekçe yazdım, kaç kere söyledim; yaralar ellerime kadar sıçradı. Annem görüşte gördü, üzülmesinler diye saklayayım dedim ama yalvardı; şu an çok kötü durumdayım. Ancak 7-8 dilekçeden sonra revire çıkabildim. İlla ölüme ramak mı kalması lazım bir doktor hizmetinden faydalanabilmek için?"
Eylem 13 kapsamında savunma yapan ilk tutuklu sanık olan İBB Bilgi İşlem Sorumlusu Emrah Yüksel ise savunmasının ilgili kısmında şöyle konuştu:
“6 aylık tutukluluk sürecinde muhteşem bir dijital detoks içindeydik. Günleri Diyanet'in koğuşumuza hediye ettiği takvimlerden düşürüyorduk sayın başkanım. Cezaevinde 27 bin sayfadan fazla okuma yaptım, 75 tane kitap bitirdim. 5 tane defter bitirdim yaza yaza. Tam 130 tane mektup yazdım; yazdım her gün. Her satırda eşime yazdım, ona sorduğumu kendim cevapladım. Çünkü yazmanın sınırı yok ama haftada sadece onlarla 10 dakika görüşebiliyoruz Sayın Başkanım. Kimse buradaki insanları anlıyorum demesin. Bizi anlamak isteyen telefonla dereye atsın, haftada 10 dakikada eşiyle irtibat kurmaya, çocuklarıyla irtibat kurmaya çalışsın.”
Geçen hafta tahliye kararlarından önce avukatlardan alınan tahliye taleplerinde de tutuklu iş insanı Kahraman Yeşilyurt’un avukatı Gizem Karaköçek, cezaevi koşullarına ilişkin şunları kaydetti:
“Müvekkil bugün karşımızda oturuyor ve hayatta. Daha önce müvekkili karşısında oturduğu için şükreden bir avukat görmüş müydünüz? Açıkçası benim için de bir ilk. Müvekkilim 21 kişilik koğuşta, çoğunluğu uyuşturucuyla ilgili suçlardan giren 75 kişiyle kalıyordu. Defalarca koğuş değişikliği için dilekçe verdik ama iyi ki de kabul edilmedi. Kronik rahatsızlığı sebebiyle hastaneye sevk edildi ve takip altına alındı. Hatta aynı gün içerisinde 3 kez bayıldığı bir dönem oldu. Son baygınlığını merdivenlerden çıkarken yaşadığında; koğuşun adım atılamayacak kadar kalabalık olması sayesinde beraber kaldığı kişiler tarafından hemen fark edildi ve kafasını vurup merdivenlerden yuvarlanmaktan son anda kurtarıldı.Normalde bu cümlede koğuşun kalabalıklığını anlatırken ‘koğuşun kalabalık olması sayesinde’ değil, "koğuşun kalabalık olması yüzünden" denilmesi gerekirdi; çünkü olumsuz bir durumdan bahsediyorum. Ancak bizim olayımızda müvekkilin hayatını biz bu koğuşun kalabalıklığına borçluyuz. Bu sebeple ‘sayesinde’ demeyi uygun buluyorum.”
Fatih Keleş’in oğlu Mustafa Keleş’in avukatı Sadık Ömer Cennetoğlu ise tahliye talebinde şöyle konuştu:
“Müvekkilim Mustafa Keleş'in sağlık sorunlarıyla ilgili problemleri de oldukça yakındır. Çünkü kendisi bir koğuşta kalıyor, tek başına değil ve bu koğuşta 2 defa verem karantinasında kalmak zorunda kaldı. Bu verem karantinası sırasında bir doktorla görüşmesi yasak, bir kişiyle görüşmesi yasak; ağrısı olsa bile biriyle buluşması yasaktır. Bu nedenle bunu da göz önünde bulundurmanızı, keza kendisinin bir cinayet koğuşunda kaldığını hatırlatmak isterim. Ailesine ilişkin çirkin ithamlar sürekli olarak televizyonlarda geçtiği için kendisi de bu konuda koğuşunda tehdit ve baskı altında duruyor.”
Tutuklu sanık Güldem Şık’ın avukatı Alper Köleoğlu ise müvekkilinin, Silivri’den Sakarya’daki cezaevine nakledilişini ve sonrasındaki süreci şu sözlerle anlattı:
“Müvekkilim Sakarya’ya gönderilirken, Silivri’den sevk edildiği sırada dosyasına 'intihar meyilli' olduğuna dair bir not düşülmüştü. Bu sebeple müvekkilim günlerce; ortak alanda, kameraların ve ışıkların altında bekletildi. Hayatı boyunca antidepresan dahi kullanmamış bir insan hakkında, 'intihar şüphesi' gerekçesiyle günlerce tecrit uygulandı. Bu süreçte rahatsızlandı; 'Biz sana ilaç veremeyiz, sen ağzını mazgala yaklaştır biz sana mazgaldan ilacı ağzına vereceğiz' gibi insanlık onurunu ayaklar altına alan uygulamalara maruz kaldı. Buraya getirilme sürecinde de eziyetler devam etti. Duruşma günü sabah saat altı buçukta arkası kapalı bir araca bindirildi, sonra 'o araç değil' denilerek başka bir araca alındı. Sürekli araç değiştirilerek sabahın erken saatlerinde buraya getirildi.”
World Media Group (WMG) Haber Servisi
Gündem
Gündem
Gündem