Gömleksizler Papa, Apo Ve Trump

Milli görüş denen toplumsal olgunun kendisi; Anadolu küçük sermayasinin palazlanma evresinde yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayan, ekonomik, siyasal, sosyal olgular bütünüdür.

01:40:59 | 2026-07-01
İlker Kaplan
İlker Kaplan      gazete.haber@gmail.com

Türkiye’nin yaklaşık yüzelli yılı bulan ve hala tamamlanıp tamamlanmadığına dair tartışmaların sürdüğü batılılaşma sürecinde kökleri; Osmanlı döneminde batılılaşmaya karşı çıkan lokal toplum adacıklarına kadar uzanan resmi görüşe göre irticacı, liberallere göre Müslüman, demokrat ve sosyalistlere göre siyasal islamcı -nasıl kavramlaştırırsak kavramlaştıralım- anlayış, Türkiye’nin siyasal hayatında bir yeri olan ve her dönemde kendine toplumsal taban bulabilen, siyaset yapması engellendiğinde kendini muhafazakar bir siyasal parti içerisinde konumlandırma yeteneğini üzerinde taşıyan bir yapıya sahip.

Ortaya çıktığı dönemi çok gerilere götürmek mümkün, ancak biz yalnızca Cumhuriyetten sonra oluşan dini akımlar içerisinde en güçlü akım olma özelliği taşıyan,  1970’li yıllarda AP içerisinde siyaset yapması yasaklandığında;  Necmettin Erbakan’ın Konya’dan bağımsız milletvekilliği adaylığını koyarak milliyetçi muhafazakar çizgiyle restleşmesi ardından bir hareket dönüşen, milli görüşü ve onun içerisinden filizlenen AKP çizgisini ele alacağız ve iki yapılanma arasındaki benzerlikleri, farklılıkları ortaya koymaya çalışacağız. Bunu yaparken Recep Tayyip Erdoğan’ın kişiliğinde birleşen Anadolu’daki irili ufaklı sermaye grupları ve bunların arasındaki çıkar ilişkileri üzerinde duracağız. Ayrıca AKP’nin söylendiği kadar AK mı? Türkiye’yi karanlığa götürmeye çalışan gerici bir parti mi? Yoksa bunların hiçbiri olmayıp yalnızca ve yalnızca kendini iktidara taşıyan çıkar gruplarının rantını artırmaya çalışan sermaye yanlısı bir parti mi olduğunu çözmeye, farklılaşmasının bir değişim mi, yoksa mutasyon mu olduğunu anlamaya çalışacağız. Tüm bunları yaparken AKP iktidarının bakanlarının toplumun karşısına çıktıklarında takındıkları tavırların temelinde yatan psiko-sosyal etkilenimleri anlatmaya çalışacağız.

Türkiye’de her şey o kadar çabuk değişiyor ki, bir şeylere yetişmek ve onları yeniden değerlendirdikten sonra ortaya çıkarmak değişimin hızına yetişmemizde zorluklar yaşamamıza sebep oluyor. Dün söylenen sözler bugün unutuluyor ve dün yapılanların bugün tam tersi yapılıyor. Ve her zaman olduğu gibi insanlar ‘balık hafızası’ ile yapılanların hepsini unutuyorlar. Bir deneme furyasıdır gidiyor. Bu olmadı bunu, bu olmadı bunu şeklinde deniyoruz sürekli...Bu denemeler sağın değişik tonlarında denemeler oluyor. Milliyetçi muhafazakarı, liberali, ülkücüsü ve islamcısı herkes deneniyor. Türkiye’nin geldiği nokta ortada...Seçme özgürlüğü körü körüne seçme olmaması gerekiyor. Bizim demokrasi anlayışımız ise, sandıkta oy verildiğinde bitiyor. Sonuçta, birileri iktidara yerleşiyor ama birilerinin iktidarı olmaktan öteye geçemiyor. Sandık demokrasisinin ötesinde her toplumsal yapının, her bireyin yaşama müdahale ettiği bir demokrasi özlemi çok uzun yıllar daha sürecek gibi görünüyor. İşte bu demokrasi anlayışı ve serseri mayın gibi sürekli dolaşan, politize olmamış yalnızca ve yalnızca yaşam standartlarının yükselmesini arzulayan bir yığın, iktidarı belirliyor. 1980 sonrasında daha yoğun bir şekilde uçtaki sağ partilerin koalisyon ortağı olmaktan çıktıklarını ve iktidarı artık tek başlarına ele geçirdiklerini görüyoruz. Ve bu daha devam edeceğe benziyor. AKP’de bu oyların büyük çoğunluğun kendi tarafına çekerek tek başına iktidara yerleştiğinde tarih 3 Kasım 2002’yi gösteriyordu. Ama Türkiye’de iktidar partisi için başlangıçlar ve sonlar aynı çelişkiyi içinde barındırır. Onlarda bu çelişkiyi yaşamaya devam ediyorlar. Başörtüsü, Filistin – İsrail Savaşı gibi bir çok etken onların kendi tabanlarıyla arasındaki makasın açılmasına yol açıyor. İşleri her geçen gün daha da zorlaşıyor. Tüm  seçimler öncesi AKP dışı siyasi partiler AKP’yi Kıbrıs, Türban, Irak, İran, Filistin konularında sıkıştırıyorlar. Yani uç sağın diğer bileşenleri ödünç verdikleri oyları geri istiyorlar....

Aslında Türkiye’deki siyasal şekillenişin geçmişine döndüğümüzde, şöyle bir durum karşımıza çıkıyor. Bazılarının Batılılaşma olarak nitelediği ve Osmanlının son dönemlerine tekabül eden Avrupalılaşma hayallerinin en yoğun yaşandığı dönem olan 1900’lü yıllar...İttihat ve Terakki geleneğiyle, Hürriyet ve itilaf adlı siyasal oluşumun arasında düşünce farklılığı ve sosyolojjik karşıtlık. Bu karşıtlık kendini Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda˛ İttihat Terakki içerisinden filizlenen Kemalistlerin batılı anlamda bir cumhuriyet kurmaları ile egemen duruma gelen bir yapılanma. Kemalistlerin fransız Jakobenleriyle özdeşleştirebileceğimiz bir çok yönü var ve bu yön çoğunlukla halkın geri duygularıyla çelişen izler taşıyor. bunu ilkokul tarih kitaplarında devrimler olarak bize anlatan Tarih öğretmenleri aslında bir gerçeği hep gözardı ettiler. O da bu devrimlerin karşısında; 31 Mart olayları ile köşeleri çizilen karşı duruşun niteliği. Bu karşı duruş sonraları kendini Hürriyet ve İtilaf partisi içerisinde liberal  batıyla ilişkileri daha da sıklaştıran bir yapıya dönüştü. Bir tarafta Hürriyet ve itilafın temsil ettiği batıyla çatışmadan, isteklerini yerine getirerek onlardan biri olmak ve ya İttihat Terakki’nin sonrasında da Kemalistlerin batıyla çatışarak batılılaşmak fikri. İkinci fikir son 84 yılımıza damgasını vurdu. Ama bu 100 yılda tarih denilen köprünün altından çok ama çok sular aktı. Önce Kemalistlerin Halk Fırkası karşısına Serbest fırka çıktı ve bir süre sonra “gericiliği teşvikten” kapatıldı. İkinci Dünya savaşında dünya ile daha doğrusu galip batılı güçlerle entegrasyon Demokrat Partiyi iktidara taşıdı Kemalistler ilk kez 1923 sonrası iktidarlarını ve Jakoben tarzlarını başka bir oluşuma bıraktı. Hem de çok büyük bir oy yüzdesiyle. Bu noktada görülmesi gereken ve yapılması gereken tespit şuydu: Türkiye’de toplumun değer yargıları ve yapılanışı  batıyla çatışarak gerçekleştirilmeye çalışılan batılılaşma sürecine karşı alternatifleri kendi içerisinden çıkarıyordu. Bu yapılanışın genel sosyolojik karakterine baktığımızda ise şunu görüyoruz: Kırsal kesimin orta sınıfları ve büyük toprak sahipleri...

Aslına bakılırsa Demokrat Partinin ortaya çıkışında kendisine taban bulan siyasal yapılanma;  daha önce toprak reformu sürecinde; CHP içerisinde şerh koyan ve yasanın geçmesini sürekli engelleyen dört toprak ağasıydı. Nitekim bu dört toprak ağasının başını çektiği parti cumhuriyeti kuran ve batıyla çatışarak modernleşmeyi önüne koyan Kemalistlere karşı ilk açık farklı galibiyetini aldı. Sonrasında bu süreç; AP iktidarıyla devam etti. Ardından da ANAP başka bir şekilde iktidara taşındı. Türkiye ve dünya sürekli değişiyordu. Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısı da sürekli değişiyordu ama değişmeyen bir şey vardı. Her zaman iktidar sağ iktidarlar arasında el değiştiriyordu. Bu el değiştirmeler ara sıra egemen gücün “silahlı sivil toplum örgütü” tarafından kesintiye uğrasa da her dönem iktidardan uzaklaştırılan Hürriyet ve İtilaf geleneğinin islam motifleriyle bezeli iktidarı yeniden başka bir isim altında Türkiye’yi yönetmeye devam ediyordu. Cumhuriyet kuruluyor ve  37 yıl sonra, Demokrat Parti iktidar geliyor. 1960 Askeri müdahalesi ardından AP iktidarı alıyor ve 1980 askeri müdahalesi ardından ANAP iktidara yerleşiyor. Ardından ise hepimizin kısa bir zorlamayla hatırlayacağı   28 şubat 1997 sonrası AKP iktidara geliyor. Aslında bu iktidarları yönetime getiren her dönem farklı sosyal olgular olsa da, mesela DP’yi iktidara taşıyan büyük toprak sahipleri, AP’yi iktidara taşıyan kentleşmeye çalışan ve daha toprakla bağlarını koparamamış ara sınıf olma özelliğindeki pre-kapitalistler, ANAP’ı iktidara taşıyan kentleşmiş ve orta burjuvaziyle işbirliği içerisindeki büyük burjuvalar ile Anadolu Sermayesi  ve AKP’yi iktidara taşıyan Muhafazakar Anadolu Kaplanları MÜSİAD ile  büyük sermaye TÜSİAD... Aslında bu yapılanmalar arasında sosyal sınıf olarak bir fark yok. Ancak kültürel nüanslar söz konusu.

Tarihin yapraklarını tekrar çevirirsek aslında Türkiye’deki siyasal mücadelenin İttihat ve Terakki geleneğiyle Hürriyet ve İtilaf geleneği arasında çekişme yüz elli yıldır sürüyor da diyebiliriz.

Aslında Türkiye Siyasetinin ve onun beslendiği sosyal zeminin pek farklılaşmadığını bu farklılaşmanın biçimsel farklılaşmalar olduğunu söylemek zorundayız. Son dönemdeki yükselişin  altında yatan olgunun Türkiye toplumumun sosyolojik yapısıyla örtüşen ve bu örtüşme sonrası belirli bir  ideolojik formasyonu olmayan yalnızca devlet eliyle gerçekleştirilmeye çalışılan değişimlerin tepkisellik sonucunda başka kadrolar tarafından şekillendirilmesi. Aslında bu yapılanmaların değişimi ne kadar istediği de tartışmalı bir konu. Değişimi isteyen bir iktidardan söz etsek bile bu değişimin toplumun  istediği değişimle ne kadar örtüştüğünü de önümüzdeki dönem gösterecek. Çünkü AKP oy veren kitlelerin aynı zamanda o partiden belirli beklentileri söz konusu ve bu beklentileri AKP gibi bir parti ne ölçüde karşılayabilir tarihin gelişim seyri içerisinde görülecek.

Tüm bu tespitleri yaparken Dünya’da değişen dengeler üzerine de biraz düşünmek gerekiyor. Bu gün dünya üzerinde sola doğru bir değişim söz konusuyken niye Türkiye’de sağa kayma söz  konusu. Bu gayet basit Neo liberal politikalar tarafından dışlanan dünyanın lanetlileri dünyanın değişik ülkelerinde mücadele gelenekleri olan siyasal ve sosyal yapılanmaların peşine düşerken Türkiye’de sürekli yeniyi deneme yanılgısına kapılıyorlar. Örneğin, Brezilya, Venezüella  gibi Latin Amerika Ülkelerinde sola yöneliş olurken, Avrupa’da geçmişten gelen mücadele dinamikleriyle sol sosyalist ve komünist partilerin arkasında yer alan “küreselleşmenin lanetlileri” Türkiye’de Renginin ne olduğu belli olmayan ve küreselleşmenin kendisi olarak niteleyebileceğimiz AKP’nin peşinden gidiyor. Dünyadaki küresel lanetlilerin bizdeki Türkçesi Büyükşehirlerin kıyı semtlerine yerleşmiş ve merkezi devlet aygıtından üretilen ekonomiden yeterince pay alamadığını düşünen ve gerçekten de öyle olan kent yoksullarının AKP peşinden gitmesinin sebebi aslında Fukuyama’nın tezleriyle örtüşüyor. O ideolojiler bitti, dünya artık tek bir kültüre doğru gidiyor derken; bu AKP iktidarının Cumhurbaşkanı aynı söylemi değiştirerek, ‘bizim üç kırmızı hattımız var, ırkçı siyaseti, etnik siyaseti ve dinci siyaseti ayaklarımız altında çiğnemediğimiz sürece Türkiye’deki 84 milyon insanı kucaklayamayız’ diyor. Evet bu üç kırmızı noktaya bir kaç tane daha eklenebilir. Çok yoğun itirazlar da gelmeyecektir.  Yani Türkiye’de seksendört milyon insanı kapsamak için üç nokta somutlanmalıdır; “MHP-BBP (Irkçı siyaset), HÜDA – PAR (etnik – dinci siyaset) ve AKP (dinci siyaset), bunlara bir de Kemal Kılıçdaroğlu’nun başını çektiği CHP / Butlan ekbini ekleyebiliriz.”

Buradan da anlaşılacağı gibi artık AKP kendi deyimleriyle ‘milli görüş’ gömleğini çıkarmıştır. Bir daha da giyecek gibi görünmüyor. Saadet Partisinin Gömleksizler diye tanımladığı bu hareketin ideolojilere, etnisiteye, uluslaşmaya karşı olan yapılanması aslında Türkiye’nin birçok siyasal yapılanmasını kırmızı çizgilerin dışında bırakıyor. Bu çizgilerin ilerleyen dönemde daralıp ANAP gibi yüzdelere gerileyip gerilemeyeceğini tarih gösterecek. Çünkü AKP’nin oylarının büyük çoğunluğu bu üç yapılanmanın da hitap ettiği kitleden geliyor olması; ‘aslına rücu etmesini de beraberinde getirebilir’.

Halk desteği azaldıkça; Trump’tan, Papa’dan ve Apo’dan umut beklenir hale geliyor. Bir de gömlek çıkarılmışsa olay daha da ilginç hale geliyor.

NATO ve Trump’ın AKP’ye yaptığı güzellemeleri bu minvalde değerlendirmek gerekiyor. 1950’lerde NATO geldiğinden bu yana doğru düzgün tek başına iktidara gelemeyen CHP için de aklını başına devşirme zamanı… Kemal Kılıçdaroğlu, Faik Öztrak ve benzeri gibi NATO elemanlarını içeriden temizlemedikten sonra iktidar olunamayacağının bilinmesi gerekiyor. İçerideki 5. Kol faaliyeti yürüten “butlan ekibi” temizlenmeden CHP’nin iktidarı hayata geçmeyecek. Onun için  herkesin şapkasını önüne koyup düşünmesi gerekiyor.

World Media Group (WMG) Haber Servisi




ETİKET :   akp-nato-papa-apo-trump

Tümü
G-E326TP51F5